26 Mart 2010 Cuma

The Time Traveler's Wife

Film, senaryosuyla zamanla alakalı kurgulara yeni bir tarz getiriyor. "Geçmişe gidip babanı öldürürsen senin var olma sebebin de yok olmuş olur? Bu durumda zamanda yolculuk nasıl mümkün olabilir ki?" gibi yaklaşımlar bu tür zaman yolculuklarına sahne olan filmlerde daha başlangıçta muazzam çelişkiler ve tutarsızlıklara sebep olur; ancak the time traveler's wife'da "kader" kavramı "zamanda yolculuk" kavramıyla çok sıkıca bağdaştırılmış. Akıla gelebilecek bir çok mantık açmazını da böylece kafalardan silmiş.
Henry sebebini kendisinin de bilmediği bir rahatsızlıktan ötürü beklenmedik anlarda uzay-zaman da bir boşluğa kapılarak kendini başka bir mekanda ve başka bir zamanda bulmaktadır. Kontrol edemediği bu hastalığı hakkında bildiği tek şey alkolün bu olayı tetiklediğidir. İlk olarak küçük bir çocukken, annesinin sürdüğü bir arabanın kaza yaptığı bir anda yolculuğa çıkmıştır. Hem de çırılçıplak kalarak. Bir süre farklı zamanda kaldıktan sonra normal zamanına geri dönen Henry karşısında hurda yığınına dönmüş bir araba bulur. Annesi arabanın içinde ölmüştür. Bu kaza anında onun yanına ilk gelen onu bir örtüyle sarıp ilk teselli edense yine Henry'dir. Yalnız bu Henry küçük Henry'den yaşça bir hayli büyük olan Henry'dir.
Küçük Henry'e bu şaşkınlık verici deneyimin açıklamasını yapan da yanından ansızın beliriveren kendisinin daha yaşlı halinden başkası değildir. Sonra bu orta yaşlı adam da elbise ve ayakkabılarını ardında bırakarak ortadan yok olur. İşte bu yolculuğun en sıkıcı yanlarından biri de zaman yolculuğunun beklenmedik anlarda ve çıpkak vaziyette gerçekleşmesidir.

Claire Henry'le ilk karşılaşmasında şaşkınlığını ve heyecanını gizleyemez. Çünkü daha beş yaşındayken kazara bir zaman yolcusuyla tanışmış ve ilerleyen zamanlarda bu kişiyle karşılaşmaya devam etmiştir ve tanıştığı bu esrarengiz adam ona kendisiyle gerçek zamanda tanışma sözü vermiştir. İşte o an Claire'nin Henry'i gördüğü bu andır. Henry'nin ise ne verdiği ya da daha doğrusu vereceği sözden, ne de bu güzel kızdan haberi yoktur. İşte zaman örgüsünün güzelliği de burada zaten. Bazı zaman yolculukları filmdeki gerçek zamanın ilerlemesiyle meydana gelmeye devam edecek ve meydana geleceği için de geçmişte bu yolculukların olmuş olmasını sağlayacaktır. Evet biraz karışık gibi anlatınca ama filmi baştan sona kadar izledikçe her şey çok daha anlaşılır oluyor.

Sonuçta kafalarda soru işaretleri bırakmadan, sürekli sonun nasıl bağlanacağını merak ettirerek ilerliyor film. Tabi arada çok büyük çıkmazları olan bir aşk da var ama fildeki romantizmi tetikleyen ve derinden hissettiren unsur da bu olağan dışı, hiç de alışık olmadığımız bir aşk hikayesinin anlatılması olmuş. Mükemmel bir film. Özellikle de hem bilim kurguya hem de hafiften romantik filmlere meraklıları fazlasıyla doyuracak bir film.

19 Mart 2010 Cuma

The Lovely Bones

İnsana yaşama sevinci aşılayan hafif dramatik bir müzik eşliğinde ve tatlı küçük kız Susie'nin hayat hakkındaki ufak ve güzel ayrıntılar hakkında yaptığı konuşmalarla başlıyor film. Hep böyle devam edecek gibi bir havadayken 14 yaşındaki Susie'nin bu konuşmayı aslında "cennetinden bakarken" yaptığını anlıyoruz. Çünkü yaşama bu kadar ufak ayrıntıların güzelliğiyle bakabilen ve yeni yeni hayatı keşfetmeye heveslenen bu tatlı kız aşağılık bir sapığın tuzağına düşerek o bilinmez yere doğru yolculuğa çıkıyor. Film Türkçe'ye "Cennetimden Bakarken" diye çevrilmiş. Gerçek ismiyle pek alakalı bir tercüme değil ancak az çok film hakkında ipucu da veriyor. Aslında bana sorsanız "Cennetimden Bakarken" denmesi yanlış olmuş. Çünkü Susie hikayesini "Ne oradan, Ne de buradan" anlatıyor. Arada bir yerlerde yani. Özellikle de Babasıyla alakalı olan bitenleri izlemekle pek bir alakalı. Babasına karşı ayrı bir yakınlığı var kızımızın. Onun yapacaklarını, hayata vereceği tepkileri, annesininkinden daha bir önde tutuyor gibi. Filmi izleyenler neden öyle olduğunu daha iyi anlarlar zaten.

Cennet ise Susie'ye Dünya'daki hayatıyla olan bağlarını koparması kadar yakın. Ancak Susie için cennetin geride bıraktıklarına kıyasla pek bir anlamı yok gibi başlarda. Bir şeyler onu Dünyayı izleyip, olacakları görmeye davet ediyor. Bu arada ufak bir kız arkadaş ediniyor bu hayal diyarında. Arada sırada insanın hayal bile edemeyeceği derecede fantastik eğlencelere dalıyor ikili. Burası cennet değilse kim bilir cennet nasıldır acaba diye düşünüyor insan. Aradaki bu esrarengiz yer bile insana oldukça muhteşem manzaralar sunmakta. Dünya'dan kopuk insanı kendine çeken, bir nevi ölüme özlem duymasını sağlayan bu mekanı yaratma konusunda baya uğraşmış arkadaşlar. Cenneti göstermeden Cennet'in hayalini kurma fırsatı vermişler bizlere. Diğer yandan ise bu güzellikler Dünya'nın ne kadar acılarla dolu bir yer olduğunu da hatırlatıyor insana. İşte zaten bu yüzden insan "ölüme özlem" duyuyor dedim. Bir rahatlama, bir kendini O'nun merhametine bırakma isteği uyandırıyor.

Ailesine çok acılar çektiren bu vahşi olay Susie için ise masallarının başlangıcı oluyor. Sınırı geçmek için ise ilk önce Dünya'da bıraktıklarına olan arzusunu, Dünyadaki amaçlarını bir kenara bırakması gerekiyor. Her şey Susie'nin vicdanına bağlı gelişiyor. "Ölen yakınınız hayattaki yakınlarını acılarından kurtulmuş görmeden huzura kavuşamaz ve de hayattaki yakınlarını unutmadan onları acılarından kurtamaz." gibi bir anlama doğru sürüklüyor gibi film. Gerçi bu sadece bir anlamı, daha pek çok anlatmak istediği şeyler var filmin. Tabi önemli olan o anlamlardan tutup yakalayabildikleriniz.

Güzel bir film. Romandan uyarlama olduğu için Roman hayranlarının fazla beğenmediği söyleniyor ama sonuçta okumayanlar da var yani. Gerçi ilk izleyenler okuyanlar olmuştur tabi o ayrı. İzleyin siz de. Ama yanınızda birisi olmadan izlemenizi ve mümkünse geceyi beklemenizi tavsiye ederim. İçinizi güzel bir umut kaplayabilir yatmadan önce.

17 Mart 2010 Çarşamba

Shutter Island

Dünyanın en zararlı "delilerinin" rehabilite edilmesi veya da en zararsız hale getirilimeye çalışılması için götürüldüğü yer "Shutter Islan" yani Zindan Adası'dır. İki Marshall (o zamanki şeriflerin bazılarına verilen isim) feribotla "zindan adası"na gitmektedir filmin giriş sahnesinde. Teddy Daniels (Leonard DiCaprio) henüz feribotta tanıştığı ortağıyla bir kayıp olayını soruşturmakla görevli olarak bu ilginç ve ürkütücü adaya giriş yaparlar. Bir yandan da en azılı akıl hastalarını barındıran (bunların içinde şiddete başvurmuş olanlar çoğunluktadır) adadaki bu sıradışı havayı iyice seyirciye aşılamak için bir gerilim müziği dayanır fona. İşte adaya giriş yapmış bulunmaktasınız. Göreceklerinize ve duyacaklarınıza hazır olun mesajı gönderilir seyirciye. Tam bir kasvet hakim yani.



Kayıp olayı da en az adanın kendisi kadar ilginçtir. Rachel adlı bir akıl hastası içinde tek bir penceresi olan ve o tek pencerisinde demir parmaklık bulunan, kapısında demir kilit olan bir odadan, odanın bulunduğu koridorun açıldığı tek salonda kart oynayan hasta bakıcıların bulunduğu bir anda ve kapısı kilitliyken ortadan yok olmuştur. neredeyse imkansız bir kaçış gibi gözükmektedir. ama Teddy Daniels etrafındaki havadan pek memnun değildir. bu kaçış da ona çok mantıklı gelmemektedir. ve çok fazla şüpheye düşmektedir etrafı hakkında. Zamanında Nazilere karşı bizzat savaşın içerisinde bulunmuş, şiddetin dibine kadar girmiş, insan öldürmüş, bir saat can çekişerek ölen bir nazi subayının ölümünü seyretmekte ve subayın alıp intihar etme gayretinde bulunduğu silahı ayağıyla kenara itmekte bir sakınca görmemiş bir kişidir kendisi. Yani bu adadaki hastaların sebep olduğu şiddetler, cinayetler, vahşetler ona çok da yabancı gelmemektedir. ama bütün bu insanların uyuşmuş beyinleri, garip hareketleri, anlamsız çığlıkları onu sanki bir keşife çağırmaktadır. Bir yandan da bu esrarengiz kayıp vakasına tarif edilemez bir tutku ve merak beslemektedir. Evet olan her şey, etrafta gödüğü her insan domino taşlarını harekete geçiren unsurlar gibi gelmektedir ona. Teddy'yi bu adaya çeken şeylerden biri de hayallerine girip duran ve sürekli Teddy'e bir şeyler söylemeye çalışan, seyircinin anlam veremediği bir kadının tanınmayan esrarengiz katilinin de izini sürmesidir ki bu katil de yine hayallerdeki kadın kadar gerçek değil gibi geliyor seyirciye izlerken. Daha doğrusu kadının kim olduğu ve Teddy'nin bu kadını neden önemsediği meçhul başlarda. Bu ada aklındaki bir çok soruya cevap verecektir. Bunu hissediyordur. Ancak gerçeğe ulaşmak için ilk önce kendi içinde tanımlayamadığı bazı engelleri, rüyaları aşması gerekmektedir. ve bu konuda adada güvenebileceği tek kişi de henüz yeni tanıştığı ama çok kolay benimsediği ve sevdiği ortağıdır.

İnsan piskolojisine derinlemesine giren, kurguları, hayalleri, rüyaları insanlara yaşatarak anlatan ve kasvetli, bunaltıcı havasını en sona kadar sürdüren tam bir gerilim filmi; ve de gerçekten ustaca kurgulanmış, insanı gerilme konusunda fazlasıyla tatmin eden, insanın piskolojisini azami ölçüde etkileyerek, hipnotize eden ve insanı izlerken kendinden şüphe ettiren tarzda bir baş yapıt diyebilirim. Leonardo DiCaprio zaten döktürmüş. Mutlaka izlenmeli. Hele hele sinemada izleyecek film arayanlar varsa bu ara kesin gitmeli bence.

20 Kasım 2009 Cuma

Yahşi Batı Geliyor.




Film Cem Yılmaz'ın önceki ikilemelerinin aksine daha makul bir bütçeyle (Yaklaşık 3 Milyon TL) ile çekilmiş ama mekanlardaki gerçekçilikten ve ayrıntılardan hiç kaçınılmamış. 188o'lerin vahşi batısının atmosferi tam manasıyla yeniden yaratılmış. Film GORA ve AROG'dan tamamiyle farklı bir içeriğe sahip. Arif karakteri rafa kalkmış. İyi de olmuş. Bizlere farklı bir Cem Yılmaz karakteri izleme fırsatı da doğdu böylece.

Olay 1880 de geçiyor. Osmanlı padişahı Abdulhamit, Lemi Bey (Ozan Güven) ve Aziz Bey (Cem Yılmaz) 'i görevlendirerek Amerika'ya gönderir. Gönderirken onlara Amerika başkanına hediye etmeleri için bir de elmas emanet eder. İmparatorluktan yola çıkan ikili yolun bir bölümünü posta arabasıyla(vahşi batı filmlerinin vaz geçilmezi) tepmeye karar verir; ancak tabi ortada posta arabası varsa aynı zamanda onu soyması gereken haydutlar da olmak zorundadır. İkili elması da yanlarındaki yüklü miktar parayı da haydutlara kaptırır. Elması geri almak niyetindedirler ama önce kaptırdıkları parayı bir şekilde geri kazanmaları gerekmektedir. Akıllarına gelen en mantıklı ve kestirme yol, komik olayların başlamasına sebep olacaktır. "Wanted" yazılı afişlerdeki suçluları bir şekilde içlerinden birisine benzetip, yakalayana verilecek ödülü biri diğerini yakalamış gibi göstererek kapma uğraşına girerler. Bu denemelerinin birinde ise bir kadın silahşör (Demet Evgar) ile karşılaşırlar ve işler karışır...

15 Kasım 2009 Pazar

Stardust


Şehrin yanında duvarlar ardında gizli, sihirli bir krallıktır, Stormhold. Duvarın ardında ne olduğunu ise şehirde kimse bilmemektedir. Bir gün, canı sıkılan ve heyecan arayan bir genç olan Dunstan daha önce denenmemiş bir şeyi dener. Etrafı surla çevrili olan bu krallığa tek bir giriş yeri vardır: Surdaki küçük bir yarık. Ancak oradan geçmek için ilk önce yaşlı ve eli sopalı nöbetçiyi atlatmak gerekmektedir. Yaşlı ama çevik nöbetçiyi...Bir anlık şaşırtmaca Dunstan'ın işini görmeye yeter. Krallığa girmeyi başarmıştır. Tutsak ve çekici bir kadınla, güzel anlar yaşar ve bu güzel anların hediyesi olarak bir gün kapısında küçük bir bebekle karşılaşır.

(Tutsak kadın ve Dunstan Thorn)

Sihirli ülkenin, tutsak kadınından bir bebek...Bebek büyür ve aşık da olur. Köyün gencecik, güzel ve şımarık kızına abayı yakmıştır; ama zorlu da bir rakibi vardır. Stormhold ise yaşlı kralın ölümünden sonra başa geçecek bir "kral adayı" bulma uğraşındadır. Kralın, biri kayıp olan kızı olmak üzere yedi çocuğundan sağ kalan dört oğlu vardır. Biri yarışa çok erken veda eder. Geriye kalan üç kişi ise yaşlı amcanın koynundan söktüğü ve göğe fırlattığı kolyesini bulup getirmek için yarışacaklardır. Onu bulup getiren ise Stormhold'un yeni kralı olacaktır. Bu kolye ise gökteki bir yıldızın Dünya'ya, Stormhold'a düşmesine sebep olmuştur. Güzel, zarif ve çekici bir yıldız olan Yvaine artık hep yukarıdan izlediği ama hiç gitmediği Dünya'dadır.

(Yıldız-Yvaine)

Kolye ise Yvaine'in boynunda yeni sahibini beklemektedir. Duvarın diğer yanında ise Dunstan'ın genç oğlu Tristan annesini görmek ve aşık olduğu genç kıza aşkını kanıtlamak için düşen yıldızdan bir parça almak derdindedir. Duvarı ikinci kez geçmek babasının yaptığı kadar kolay değildir. Nöbetçi eski hatasından dolayı tecrübelidir ama oraya gitmenin yeni bir yolu daha vardır...

Yıldızın peşine düşenler sadece kral adayları ve Tristan değildir. Stormhold'deki Yüzyılların yaşlandırdığı büyücü üç kız kardeş eğer yıldıza herkesten önce ulaşıp, kalbini söküp yerlerse gençlik ve güzelliklerini yeniden kazanabileceklerdir. Kardeşler hileli bir seçimle Lamia'yı yıldızı bulmaya gidecek kişi olarak görevlendirirler. Lamia ise yaşlı ve çirkin bir halde değil, yüzyıllar önce düşen son yıldızdan arta kalan sihirli ışıkla geçici bir gençliğe bürünerek yola çıkacaktır. Yıldıza ilk ulaşan ise tesadüfen bu işe kalkışan Tristan'dır. Ancak ona ilk ulaşmak, onu kolayca sevdiği şımarık kıza götüreceği anlamına gelmemektedir...

Yvaine Tristan'a bir yerde şöyle söyleyecektir: "Gökyüzünden Dünya'nınız izlenebilir kılan tek şey aşktı." ve bu izlenilesi aşk Yvaine'i hiç hesapta olmayan bir şekilde bulacaktır. Aşkını dışa yansıttığı anlarda ise yıldızların en çok yaptığı şeyi yapacak, parlayacaktır.

Robert De Niro'yu pek de alışık olmadığınız bir rolde göreceksiniz. Fantastik, eğlenceli, sıkmayan, güzel bir film.

21

Ben zeki ve geleceği parlak bir üniversite öğrencisidir. Bir matematik dersinde profösörün sorduğu basit gibi görünen ama önemli bir püf noktası bulunan soruyu kolayca cevaplar; ve profosörün dikkatini çekmeyi başarır. Profosör tereddütsüz, kararını vermiştir. Bu genci "blackjack" kadrosuna dahil etmelidir. Bu kadronun arkadaş arasından oynanan 21'deki eğlence amacından farklı bir amacı vardır: Kartları saymak ve masadaki parayı kaldırmak. Masalar da öyle basit, sokak köşelerindeki kumarhane masaları değil, Las Vegas'taki yüklü miktarların döndüğü kumarhane masalarıdır.

Ekip haftasonlarını keriz yolmak için Vegas'ta geçirmektedir. Şimdi bu ekibe zeki Ben arkadaşın da katılması işleri daha da kolaylaştıracaktır. İlk başlarda kabul etmemek için direnen Ben, sevdiği ama bir türlü açılamadığı ve ekibe dahil olduğunu öğrendiği güzel Jill'in şu sözüne kafayı takmıştır: "Vegas'ın en güzel yanı, orada istediğin kişi olabilmendir." O sırada bir giyisi dükkanında harçlığını çıkartan, boş zamanlarından da iki arkadışıyla beraber "2.09" adlı yarışma için hazırladıkları robot projesi üzerinde çalışan Ben istediği kişi olup olmadığından emin değildir. İşte bu yüzden Jill'in bu lafı tüm kararsızlığını yıkan darbeyi vurmuştur. Hem yoldukları paralarla eğitimi için gerekli meblayı kolayca cebe indirebilecektir. Profosörün önderliğinde öğrencilerden kurulu bu bir bakıma "legal dolandırıcılık" ekibi işe koyulur. Ben ise yeni hayatına alıştıkça eski hayatının anlamlı taraflarının anlamsızlaşmaya başladığını düşünmeye başlayacaktır; ancak her şeyin bu kadar mükemmel ve kolay olması, bu kolaylığa engel olması gerekenleri rahatsız etmiştir. Ben ise olumsuzlukların ortaya çıkardığı bazı gerçeklerin gözünü açmasıyla yavaş yavaş kendine gelmeye başlayacaktır...
Ek olarak, filmden bir kesit:

Profosör Ben'e şöyle bir soru sorar:

-Üç kapıdan birinin arkasında bir araba var. Doğru kapıyı seçersen araba senin olacak. Hangisini seçersin?

Ben bir rastgele bir tane söyler.

P: -Şimdi. Senin seçmediğin bir kapıyı açtılar ve araba oradan çıkmadı. Sana kalan iki kapıdan ilk seçtiğini değiştirme hakkı verdiler. Ne yaparsın?

Ben tereddütsüz "Değiştiririm" cevabını verir.

P: -Peki neden?

Ben şöyle der:

-Çünkü ilk başta doğru kapıyı bulma şansım %33,3 tü. Seçmediğim kapılardan biri boş çıktığında geriye kalan iki kapıdan benim seçmediğim kapının doğru kapı olma olasılığı artık %66,6.dır. (değişken değiştirme metodu)

ve profosör ekibe güçlü bir eleman takviye etmeye karar verir.


Not: yukarıdaki konuşmalar birebir aynı çeviri değildir.

13 Kasım 2009 Cuma

No Man's Land


Yugoslavya ve Bosna Hersek arasında savaşın hakim olduğu bir dönemdir. Sırplar Boşnakları bir çayırda pusuya düşürmüştür. Bir çok Bosnalı ölür ama bir tanesi bir sipere saklanmayı başarır. Saklandıkları siperin bir tarafı Bosnalı askerlerce diğer tarafı da Sırp askerlerce denetlenmektedir. Siperin üzerinde bulunduğu hat ise uluslarası antlaşmalara göre tarafsız bölgedir. Siperde bulunan sadece Bosnalı asker değildir. Sırp askerler keşif için hattı dolaşmaktadır. Sesleri duyan Bosnalı asker hemen siperin içindeki küçük odaya saklanıp Sırpların gelmesini beklemeye koyulur. Son anda da orada bulunan bir silahı eline almıştır. Sırp askerler odaya bakmadan önce siperde yerde yatan bir Bosnalı'nın cesedini tuzak haline getirmekle uğraşır. Cesedi kaldırıp altına mayın döşeyip cesedi de mayının üzerine sırt üstü yatırırlar. Eğer bir Bosnalı, yurttaşlarının cesetlerini toplamaya geldiğinde, bu cesedi de kaldırmaya kalkarsa kendisi ve etrafındaki askerler havaya uçacaktır.

Tuzağı hazırlayan askerler bekleyip, konuşurlarken, Boşnak aniden odadan fırlayıverir ve silahın tetiğini kökleyerek 2 askerin üzerine mermi yağdırır; ancak mermilerin bir kısmı boşa giderken, isabet edenlerin çoğu askerlerden birine denk gelmiştir. Sırplar dan tecrübeli olanı oracıkta ölürken, yeni yetme, eline henüz silah verilmiş olan gözlüklü asker yaralanmıştır. Boşnak, yaralı askerin yanına gelir ancak ırk kavramını unutup, karşısında yalnızca yaralı ve çaresiz bir insan görür. Sonuçta eli tetiğe gitmez. O sırada beklenmedik bir şey olur. Altına mayın döşenen ceset aslında yaralı bir askerdir ve uyanmıştır. Bosnalı hemen müdahele edip adam kalkmamasını öğütler. Tarafsız bölgede kalan bu üç asker savaşla tezatlık oluşturan bir durumdadırlar. Silah bir ara el değiştirse de değişen bir şey olmaz. Kimse birbirine zarar vermeyi düşünmemektedir. Birbirlerine ne kadar kin duysalar bile. Çünkü onlar o bölgede yalnızca insandır. Düşmanlar ise hattın iki yanında beklemektedir. Altında mayın olan yaralı bir adam, silahla henüz yeni tanışmış bir genç ve amacı yaralı arkadaşında yardım etmekten başka bir şey olmayan bir adam. Üçü arasında geçen karşılıklı atışmalar... Savaşın ironik yüzü... Mekanı çok kısıtlı ama yeterince gerçekçi bir Sırp, Boşnak, Hırvat ortak yapımı film. Filmde İngiliz bayan bir muhabir ve BM barış gücüne mensup bir Belçikalı da mevcut. Film 2002 de en iyi yabancı film dalında Oscar ve 2001 Cannes Film Festivalinde de en iyi senaryo ödülünü almış. Üç askerin sonunu merak edenler için...